11 Mayıs 2009 Pazartesi

Gezdim Geldim

Evet sevgili blog. Şuanda kafayı yemek üzereyim. Boşu boşuna bekliyorum şuanda. Bu satırları da beklediğim yerde yazıyorum.

Aman patron duymasın ama acayip bunaldım. İşyerinden 2 saat geç çıktık bugün. Aksina bok varmış gibide yarım saat erken geldik. Geç çıktık dedim ya şimdide bi otelde yurt dışından gelen bir müşteriyle görüşüyolar. Lan benim ne işim olur müşteriyle.. benide iş çıkışında aldılar tabi direk buraya getirdiler. Adamlar beni neden getirdi anlamadım. Boşu boşuna nerdeyse 45 dakikadır bekliyorum. Ve canıma tak etti yanımda taşıdığım işyerine ait olan bu laptopu açtım ve yazıyorum.

Yazdığım bu yazıyı da ilerleyen saatlerde evime gittiğimde yayınlamış olcam. Her neyse s.kilen g.tün davası olmazmış. Şuanda benim durumumda bundan farksız. Olan oldu canım bi daha şey etmeye ne gerek var ki.

Geçen Pazar günü yine şehir dışındaydım. Ama bu seferki gezim gerçekten güzel geçti ve baya faydalı oldu. Çanakkale’ye gittim. Babam, iki amcam, ben ve İstanbul’daki kankam.. gezi çok hoş ve güzeldi. Her zaman gitmek istiyordum ama bir türlü gidemiyordum. Bi defasında ben lise2 deyken okul götürcekti bizi nankörlük yaptılar götürmediler. O zamanlarda okulum adına bi yarışmada dereceye girmiştim. Götürcez dediler sonra iptal ettik dediler. İptal etmişlerdi ama sonradan ayarlayıp yine gitmişler. Ben kızdım yine ama olan olmuştu.

Bol bol video ve fotoğraf çektim. Her Türk evladının kesinlikle gitmesi gereken yerlerden birisi Çanakkale… Atalarımızın bizler için neleri feda ettiğini, nasıl feda ettiğini her şeyi öğreniyorsunuz. Şuanda “zaten biliyorum” deseniz dahi oraya gitmeden farkına varamıyorsunuz. Oradaki atmosfer o kadar farklı ki, çok etkileniyorsunuz ister istemez… İhtişamlı geçmişimizi daha dün gibi anlatıyor oradaki rehberler… Fazla söyleyecek bir şey bulamıyorum. “Anlatılmaz yaşanır” derler ya öyle bişe işte. Gidip görmeniz, o atmosferde nefes alıp vermeniz gerekiyor.

Benim en çok hoşuma giden yer Arıburnu Koyları oldu. Arıburnu Koylarının yan tarafında bulunan bir İngiliz mezarlığındaki manzara mükemmel. 1. Anafartalar ve 2. Anafartalar görünüyor. Aynı zamanda Conk Bayırıda görünüyor. 1. Anafartalar’ın olduğu yer mükemmel. Çanakkale’de o mükemmel sahilden ben başka hiçbir yerde görmedim. Hatta hayatım boyunca o kadar güzel bir yer görmedim desem yeri vardır. Öyle bir sahil İstanbul’da olsa eminim ki çoktan popüler bir yerleşim yeri olmuştu.

Maaşımın bir kısmını aldım bir kısmını hâlâ alamadım. Üstüne üstelik bu şekilde de sağda solda malca beklemekte koyuyo bana. İnan neden beklediğimi dahi bilmiyorum. Resmen malım ben ya. Şuanda 1 saati geçti beklediğim süre. Kafayı yemezsem iyidir. Bana dua edin de paramı alayım bari. Sonrada kendi işlerimi halledeyim. Bi tane daha manita bulayım. Sıkılmaya başladım artık. Birisi beni sevsin. Hem de çok sevsin. Bende onu sevim.

8 Mayıs 2009 Cuma

Doğum Günü

Haziran ayında sıcak bir günde dünyaya geldiğimi söylüyor annem. Yaz mevsimini de çok seviyorum ben. Çünkü yazın kar yağmıyo ondan sıcacık oluyo bende üşümüyorum.

Çocukken kardeşlerimin tamamını ve hatta beni leyleklerin getirdiğine, bazen de beni leylekler geitmemiş de bi sepet içerisinde annem pazardan almış zannederdim. Halbuki bu yaşıma kadar boş şeylere inanmış durmuşum. Her zaman doğruları öğrenmek ve ilerde einstein gibi zeki olabilmek, güzel bişe icat edip dünyadaki bütün insanların beynine adımı kazıtmak, ilk okullarda çoluk çocuğa öğretilen ders kitapları içerisinde yer almak ve onların beni öğrenmelerini sağlayacak işler peşinde koşmak istiyordum.

Her şeyden önce nasıl doğduğumu dahi bilemezken ben nasıl olurda bişe icat edebilirim ki. O kadarda yaşlı olmamasın rağmen annemin bitkin bir vaziyette görünüşünün nedenini şimdi daha iyi anlayabiliyordum. Demek ki onu bu hale getiren, evin içerisinde fazlalık yapmaktan başka bir işe yaramayan, birbirleri ile didişen, ağlayan, gülen, sevinen, şımaran bizdik. Babam kafasına göre takılıyordu. İstediği zaman istediğini yapıyordu. Ona bana göre “ekmek elden su gölden” deyimi ile örtüşüyordu. Nede olsa o çalışmasa dahi, annem sabahın köründen evden çıkıp gün boyu tarlada ekinlerle uğraşarak gerekli işleri yapıyor, üstelik bunlarda yetmiyormuş gibi akşama eve gelincede yemek, çocuk çocuk derdi ile uğraşıyordu. Bazen annemi bir melek zannediyorum. Ancak bir melek bu kadar güzel ve sabırlı olabilirdi bana göre.

Ne zaman, nasıl dünyaya geldiğimi kendi kendime sorgulamaya başladım. Kafaya koymuştum bi kere, en azından bişe icat edecektim ama ilk önce nasıl dünyaya geldiğimi öğrenmem lazımdı. Birgün akşam ailecek otururken usulca anneme doğru yanaştım ve bir korku içerisinde anneme sordum. Tabi sormadan önce bu konuda annemin ne diyeceğini bilmediğim ve hiç tahmin edemediğim için korkuyordum. “Anne.. Sana bişe sorcam ama kızmican. Tamam mı? Ben nasıl dünyaya geldim?” Annem hiç bişe demedi. Yani kızmadı. Buna sevinmiştim. Hemen başladı anlatmaya..

“Sende bu köyde doğdun çocuğum. Zamanında ölen 3 kardeşin gibi değildin sen. Hatta kardeşlerinin arasında en şanslısı sendin. Çocukları anneler doğurur. Yani önceden görmüşsündür belki, bizim ineğin yavrusu olur ya, onun gibi işte. İnsanlarda öyledir. O ineğin yavrusunu karnında taşıdığı gibi bende seni bir süre karnımda taşıdım. Sonrada doğdun ve dünyaya geldin. Ölen o 3 kardeşinden daha şanslıydın ki yaz mevsiminde doğdun. Onlar ocak, kasım, şubat aylarına denk gelmişlerdi. O zamanlarda köyde her zaman kar diz boyu olur. Yol yok, iz yok.. nasıl gitcen şehirede, doğum yapcan… öyle yolda ölü doğanda oldu, doğup soğuktan donanda.. işte böyle benim biricik oğlum”

Annemin dediği her şeyi çok iyi anladım fakat beynimde sürekli yankılanan ve ilk defa öğrendiğim ölen 3 kardeşimin nasıl öldükleriydi. Annem ömer ismini çok seviyomuş. Ölen 3 kardeşimin adınıda ömer koymak istemiş ama olmamış. Sıra bana gelincede benim adımı ömer koymuş.

Bugün benim doğum günümmüş. Annem söyledi. Öyle içim buruk kendimce eğlendim ki bugün anlatamam. Hergün sabahtan akşama kadar top peşinde koştuğum arkadaşlarım dahi fark etmiş olmalılar ki durumu, sordular.

7 Mayıs 2009 Perşembe

anlamsız

güneşin doğuşuyla yeşeren ay çiçeği misali hayallerim gün içerisinde güneşle beraber oldu. nedense her defasında kafamı güneşe doğru çevirdim, ondan yaşamak için enerji almak istedim ama olmadı. o beni her zaman en zararlı yönü olan ateşiyle yaktı kavurdu.

kelimeler anlamsız, şiirler kafiyesiz, hayat içi boş bir kavanoz gibi oldu. ne olduğunu anlayamadım hiçbir zaman. ya güneş beni sevmiyordu ya da ben kendimi bilmiyordum. herşey öylesine bir zaman diliminde yaşanıp gidiyordu. kendinden habersiz, başıboş birisi gibiydim. yaşamak, olumlu düşünmek, hayaller kurmak, hedef belirlemek için neden arıyordum kendime, bulamıyordum..

ben, ben olmaktan çıkmış şekilde başka bir kulvarda yanlış yarış içerisindeyim. düşünecek hiçbir şeyim yok ailemden ve kendimden başka fakat onları ve kendimi dahi düşünemiyorum.

insan kendini bilmeli ilk önce fakat yapamıyorum. neden yine bilmiyorum. sanırım bazen çok saçmalıyor ve çevremdekilerin beynini yok yere ütülüyorum. bazen çocuk gibi davranıp salak salak hareketler ediyor bazende 60 yaşındaki adam gibi olgun davranıyor milleti etkiliyorum. evet, çok nadiren, 40 yılda bir kendimi bi bok zannediyorum. sonra arkama dönüp bakıyorum ki ben değilde çevremdekiler bi bok ben ise hiçbirşeyim.

4 Mayıs 2009 Pazartesi

Kızım ve Ben

Geçen sene hiç bu kadar bunalıma girmemiştim. Kendimi adeta deli, aptal, geri zekalı birisi gibi hissediyordum.

Neden diye sorduğumda kendime cevabını dahi veremiyordum. Belkide eşim dediğim ve son 5 senedir çok sevdiğim kadın biliyordun cevabı! Ancak onun haysiyetsiz, şerefsiz dudaklarından duyduktan sonra ölmek gerekirdi. Aslında kendimi harap etmem benim zararımaydı, bunun farkındaydım ama aklıma başka yapacak birşey gelmiyordu. Gidip onu öldürsem daha mı iyi olacaktı sanki?

Evet, eşimden nefret ediyorum şuanda. Şimdiye kadar hayatım boyunca hiç kimseye bir kötülük yapmamıştım. Bunları hakedeceğimi düşünmemiştim hiç. Deliler gibi birbirimizi severek evlendiğim karımdan nefret ediyor hatta öldürmek istiyordum şuanda. En yakın arkadaşım dediğim dostum Necat'ı karımla beraber görünce, 3 yaşındaki henüz hiçbir şeyi idrek edemeyecek durumla olan gözleri yaşlı ağlayan kızıma üzüldüm. Üzüldüğüm şey kendim değil, iyi bir gelecek ve aile ortamı sağlayamayacağımdı. Karımı öldürseydim küçük kızım ortalıkta yapayalnız kalacaktı. Ne yakın başka bir dotum vardı ne de ailem. Karım için bütün herşeyimden vazgeçmiştim zamanında ama o benden ve kızımdan sadece şerefsiz dostum için vazgeçiyordu.

Sadece kızımı düşünmeye başladım o andan itibaren. Sabırlı olmam beni daha da güçlendiriyor ve bir delilik yapmamak için kendime hakim olmaya çalışıyordum. Kızımı, onun eşyalarını, kendi eşyalarımı, herşeyimi aldım çıktım evden bir daha geriye dönmemek üzere..Kızım sordu:
-Baba annem neden bizimle gelmiyor?
Gözlerim doldu ama kızımın yanında ağlamak istemedim sadece gülümseyerek cevap verdim. Verecek bir cevabım dhai yoktu kızıma. Belkide yıllar sonra annesinin bu yaptığını öğrenince o dahi kin ne nefret besleyecekti şefkat görmediği annesinden..

Kızım ile bindim arabama. Kızım arka koltukta uyuyakalmıştı. Uzun yol herkesi yorar, kızımda dayanamamıştı. İstanbuldan çıkmıştım artık. Yaşayamazdım artık bunca güzel hatırayı mahfeden bir kadının olduğu şehirde.. Kızım ve ben sonu belli olmayan yeni bir yolculuğa başlamıştık.

"Umarım karşıma iyi birisi çıkar ve kızım anne yokluğu görmeden büyür" diye düşünmeye başladım. Artık kendimi değil, kızımı düşünüyordum. Çünkü o bunların hiçbirisini hak etmiyordu.